galiba bir aralar çok popüler olan 'the secret' kitabında anlatılan yani insan bir olayı çok isterse ve yoğun düşünürse o mutlaka olurmuş teorisi galiba doğruymuş.
bir zamanlar bizde özellikle kadın okuyucular arasında popüler olan bu kitap ile dalga geçtiğim için çok üzgünüm. şimdi ışığı gördüm. zira neyi yoğun düşünüyorsam o bana oldu son 14 saat içinde.
belamı istedim belamı buldum.
kadınlara açılım yapayım diye düşündüm öyle bir açıldım ki deyim yerindeyse kadından boğuluyordum.
başbakan erdoğan'ın yanından teğet bile geçmemek amacıyla geldim new york'a (bunun anlamı ismail'i de göremeyeceğim demektir. çünkü o anladığım kadarıyla hep başbakan'ın yanında olacak. başbakan'ı değil ama ismail'i görmek isterdim doğrusu çünkü o bana bir yemek ısmarlayabilirdi).
ayağımı bastım şehre ve yarım saat içinde iki cep telefonumu da kaybettim. genelde bunun çok anlamı yok ama rana benim artık new york'ta bir sevgilim olduğunu düşünüyor, çünkü sefalet koşullarında bu kadar absürd biçimde bile buraya gelmemin temelinde olsa olsa büyük bir aşk olacağını sanıyor. telefonum olmazsa bu da sevgilimin olduğunun kesin kanıtı sayılabilir.
bu yüzden pazar akşamüstü cep telefonu satın almak için dolaşmaya başladım. tam umudumu kaybetmek üzereydim bir dükkanda jennifer ile tanıştım. jennifer sağlıklı bir kız hani tatil size yaramış dediğimiz cinste insanlar var ya onun gibi işte. vücudunda çeşitli enteresan yuvarlaklar var. inanılmaz bir jet-lag'im bulunuyor, açım ve telefonsuzum. jennifer'e benim için bir melek olduğunu, bir pazar akşamüstü bu saatte telefon alabileceğimi hiç ummazken şimdi dünya güzeli bir kadının benim telefonumu elinde tutmasını (tamam tamam freud'a havale) olağanüstü bulduğumu söyledim. çok inandrıcıydım çünkü yorgunluk ve açlıktan bayılacak durumdaydım ve o an inanıyordum dediklerime. işlemler sürerken birden 'jennifer şu anda bir içkiye çok ihtiyacım var' dedim. hani bifteği pişirmeden önce sos içinde bir süre öldürürsünüz ya, ben de dakikalarca jennifer'la konuştuğumda ve içindeki potansiyel tüm itirazları sosladığımdan (öldürdüğümde) kıvama gelmiş olan jennifer de 'aslında biliyor musunuz benim de içkiye çok ihtiyacım var' dedi.
bir anda aramızda bir sessizlik oldu. artık o saatten sonra ya haydi gel gidelim diyeceksin ya da çekip gideceksin değil mi?
fakat işler kadar basit değil.
benim düşünmem gereken birçok boyutu var bu basit işlemin bile:
1- ne jennifer ne de başka hiçbir kadın ile o an konuşmak istemiyordum.
2- o an barında kombinozonlu kadınların içki hazırladığı biraz uzaktaki jimmy's corner barına hemen yalnız başıma gitmem gerekiyordu.
3- uçaktan üç saat önce inmişim, jfk'deki trafik nedeniyle saatlerce orada telefonsuz beklemişim, sıkışıklığın nedeni de kamerun diye bir ülkenin devlet başkanıymış. bunu öğrenince sinirlerim olağanüstü bozulmuştu. ben bu tür ülkelerin dünyada var olmasına karşıyım.
4- o an inanılmaz gazım vardı, çok şiş hissediyordum kendimi.
5- en önemlisi de bana cialis hapı veren arkadaşım nedense şehirde değildi. cialis gayet tabii ki ilk dört sorunu tamamen ve kalıcı bir biçimde çözebilirdi ve ben cialis ile buluşuncaya kadar harekete geçmeme kararındaydım. gençlik sitcomu yapacağız dedikse tamamen genç olacağız da demedik yani. benim tüm ereksiyon problemi haplarının kuzey amerika başbayii olması ihtimali olan bir arkadaşım var şehirde. diyelim ki bana birkaç hap versene diyorsunuz. o size 80 adet filan yolluyor. biraz fazla olsun demişseniz ise birkaç koli geliyor. ve benim bu gezimde birkaç koliye ihtiyacım olacağı kesindi. çünkü başlangıca bakarsanız bu gezi hayli ilginç olacaktı. dilim hayli açıktı. benim en büyük silahım ağzımın iyi laf yapmasıdır. hatta tüm sevişme sadece konuşmaktan ibaret olsaydı ben 21'inci yüzyılın valentino'su bile ilan edilebilirdim. neyse jennifer ile telefonu daha sonra tekrar doldurmak için geldiğimde içkiye çıkma için anlaştık ve ben de otelime geldim. otelin yanında evsizlere yemek dağıtımı şirketinin merkezi vardı. çoğunuzun içini sıkabilecek bu durum beni mutlu etti. en azından aç kalmayacaktım. otele girerken yoluma bir adam çıktı. iki yana sallanıyordu ve sürekli konuşuyordu. birden superman gibi değişime uğradım. yıllar önce bu sokaklarda yürürken hayatta kalmak için gereken tavrımı edindim tekrar. bu bakışlardan ve yürüyüş stilinden oluşuyor. adamın üstüne doğru yürümemi sürdürdüm. o da benim ruhen kendilerinden olduğumu anladı ve 'tamam kardeşim iyi günler' diyerek yana çekildi.
odama çıktım arkadaşım haksızdı. çünkü burada amerikan ameleleri katiyen kalmaya tenezzül etmezdi. 10'uncu kattayım. buz almak için sekizinci kattaki buz makinesine inmem gerekiyordu. inerken asansörde çok tatlı, sezen cumhur önal'ın çikolata renkli kadın diye tanımlayacağı ama aslında sütlü çikolata renkli olan bir kızcağız vardı. benimle yurtdışı gezilere çıkan gazeteci arkadaşlarım bilirler benim sütlü çikolata deri renkli kadın fetişim de vardır. fetişlerimin sayısını ne siz sorun ne de ben söyleyeyim zaten tam sayılarını da hatırlamıyorum. skandala en çok yaklaştığım bir gece birkaç yıl önce waldorf astoria oteli'ne sütlü çikolata renkli bir kadın ile girmiştim, üstelik kadın pretty woman filmindeki julia roberts'ın kıyafetindeydi. o gece otelde bir türk gecesi vardı ve türkler lobideydiler. çıldırdığım zaman, risk algılamam tamamen ortadan kalkıyor bu kesin.
şu da var; bazen risk yok gibi davranırsanız risk gerçekten ortadan kalkabiliyor. eskiden de ben bir sokak kavgasında saldıran grupların arasında kaldığımda tamamen hareketsiz ve sessiz olarak dururdum ve bir tek bana vurmazlardı. oteldeki o gece de öyle bir şeydi. atıyorsun da diyemezsiniz. o olayda öyle fazla şahidim var ki.
neyse, dün akşam da ben buz makinesinin olduğu kata indim, buzumu aldım, tekrar asansörü çağırdım. baktım kız yine asansörde bana sımsıcak gülmseyerek 'yine mi sen' dedi. ben de gülümsemeye çalışarak 'yine mi sen beni takip ediyorsun yoksa' dedim. biliyor musunuz ben sadece böyle konuşmaları yapmamak için dışarıya çıkmaktan vazgeçmiştim bu gezi öncesi hayatımda.
'ne yapacaksın' diye sormaz mı? 'odamda içki içerek oturacağım' dedim. 'arkadaş ister misin?' dedi. bu gezinin belalı geçeceği kesindi ve secret kitabındaki teori de doğruydu. o durumda ben bile olmaz diyemedim bu da bir insanlık suçu olurdu. haplar henüz gelmemişti ne yapayım.
haydi gel bir kadeh içelim,
sohbet ederiz deyiverdim. onunla ne konuşabiliriz. ortak tek yanımız ikimizin de birer annemizin olması o kadar. indik asansörden odaya doğru yürürken ben birden 'ama bilmelisin biraz sonra benim sevgilim george da gelip bize katılacak' dedim. kız 'ay ben de unutmuşum benim de randevum vardı' diyerek gitti ve ben büyük bir rahatlama hissettim. zaten odam iki kişinin yan yana ayakta duracağı kadar büyük değildi. sonra ikinci bir kişinin gelmesinden karafatmalar da rahatsız olabilirlerdi. onların arasında bir tanesi var ki çok ilginç musluğu ne zaman açsam lavabonun etrafında dolaşmaya başlıyor. ben ona 'kafka on the shore' adını taktım o benim için çoktan özel oldu bile. iki kadeh attım, 'orada bir başbakan var uzakta o başbakan bizim başbakanımızdır, gitmesek de görmesek de o başbakan bizim başbakanımızdır, la la la laaaa la la la laaaa' şarkısı benim durumumu iyi anlatıyor diye düşündüm içerken gülümsedim kendi kendime. inşallah ismail de gelmiştir diye düşündüm çünkü eğer gelmediyse 'tüm zamanların en büyük haber atlaması olayı gerçekleşecek' diye düşündüm. sonra jimmy's corner için hazırlanmaya başladım. başbayi olan arkadaşım hapları da getirdi ve bir anda sadece başbakan'ı değil tüm türkiye'yi bütün boyutlarıyla unutuverdim ve çıktım otelden. sonra olanları da yarın anlatacağım.